İç Anadolu Bölgesi’nde yer alan Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara, doğuda Kırşehir ve Kırıkkale; batıda Eskişehir; kuzeyde Çankırı; kuzeybatıda Bolu ve güneyde Konya ve Aksaray illeri ile çevrilidir. Ankara, Orta Anadolu’nun kuzeybatısında bulunan Kızılırmak ve Sakarya nehirlerinin kollarının oluşturduğu ovalarla kaplı bir bölgedir. Güneyinde Tuz Gölü havzası ile Cihanbeyli Yaylası bu platoyu tamamlamaktadır. Bu bölgede orman alanları ile step ve bozkır alanlarının çevresi plato üzerinde yükselen dağlarla çevrilidir.
Yüzölçümü ile Türkiye’nin ikinci büyük ili olan Ankara, 24.521 km2’lik bir alanı kapsamaktadır. 2000 Yılı genel Nüfus Sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu4.007.860'tır.
Ankara'da tipik karasal İklim hüküm sürmekte olup, yazlar sıcak ve kurak, kışlar ise soğuk ve kar yağışlı geçer. Yıllık ortalama sıcaklık 11,6 C'dir. En çok İlkbahar ve Kış aylarında yağış alır. Yıllık ortalama yağış miktarı 386,3 mm.dir.


Ankara Türkiye’nin Konya’dan sonra ikinci önemli tarım ilidir. Topraklarının 1/3’ünde ekim yapılmaktadır. Çayır, mera ve ormanlar bunlara eklendiğinde tarım alanlarının il toprakları içerisinde oranı 2/3’e yükselir. Bitkisel üretimde öncelikle buğday, arpa, yulaf olmak üzere tahıllar yer alır. Türkiye’nin toplam buğday üretiminin %8’inden fazlası Ankara’da üretilir. Fasulye, mercimek ve 1960’lardan sonra da şekerpancarı üretimi önem kazanmıştır. Sebzecilik, meyvecilik da bunları tamamlamaktadır. Ayrıca Ankara elması ve armudu ile ünlü olup, bağcılık da yaygındır. Hayvancılık Ankara yöresinde eskiden beri yapılmaktadır. En çok koyun ve dünyaca ünlü Tiftik Keçisi yetiştirilir. Arıcılığın yanı sıra sığır besiciliği ve tavukçuluk da gelişmiştir.Bunun yanı sıra sanayi kolları da Ankara’da önemli bir yer tutmaktadır.
İlin tarihteki ismi gemi çapası anlamına gelen "Ankyra"dır. Bizanslı Stephanos kente bu ismin Mısırlıları denize kadar sürüp çapalarına el koyan Galatlar tarafından verildiğini yazmaktadır.Çok sonraki yıllarda kent “Engürü” olarak isimlendirilmiş, bu sözcüğün Farsça üzüm anl***** gelen Engür’den kaynaklandığı da bilinmektedir. Bu sözcük değişerek Ankara’ya dönüşmüştür.


Ankara ve çevresinin tarihi, Bronz çağındaki Hatti Uygarlığına kadar inmektedir. MÖ.2000 yılında Hititler bölgeye egemen olmuştur. Hitit döneminde küçük bir yerleşim olduğu bilinen bu yörede Hititlere ait herhangi bir kalıntı günümüze ulaşamamıştır. Yörede Alt Paleolitik çağa ait bir yerleşime rastlanamamıştır. Ancak, 1937’de Prof.Dr.Şevket Aziz Kansu Çubuk Çayının doğu kıyısında Keçiören yakınında, Eti Yokuşunda Orta Paleolitik Çağa tarihlenen Levalloison-Mousterion aletlerini ele geçirmiştir. Yörede yapılan kazılar ve yüzey araştırmalarında MÖ.30.000-10.000’e ve 5500-5000’e tarihlenen Çatalhöyük çanak çömleklerine benzer kalıntılar Durupınar yakınındaki höyükte ortaya çıkarılmıştır. Bunun yanı sıra bölgede Kalkolitik Çağa (5500-3500) ait pek çok höyük de bulunmaktadır.
MÖ.700’de Lidyalılar Kızılırmak’a kadar olan bütün bölgeyi ele geçirmişler. MÖ.547’de de Persler buraya hakim olmuştur. Heredotos’dan öğrenildiğine göre; ordu ticaret ve posta yolu olarak kullanılan Kral Yolu buradan geçiyordu. Ankara’nın bulunduğu yerde de önemli bir konaklama ve ticaret yeri vardı.


Yazılı kaynaklarda Ankara’nın ismi ilk kez Büyük İskender’in seferleri ile ilgili olarak geçmiştir. Antik kaynaklara göre İskender ordusunu Apameia Kelainaia’dan (Dinar) Gordion’a getirdiğini oradan da “Ankyra” ya ulaştığını yazar. İskender’in Pers egemenliğine son vermesiyle Kral Yolu önemini yitirmiş, Ankyra da önemini kaybetmiştir. İskender’in ölümünden sonra (MÖ.323) Ankyra da MÖ.III.yüzyılın başlarına kadar Seleukosların elinde kalmıştır. MÖ.200’de bir Kelt ırkı olan Galatlar Ankara’yı başkent yapmıştır. MÖ.189’da Romalı komutan Manlius Vulso bu bölgeye gelerek Galatları yenmiş ve Pergamon Krallığına bağlamıştır. MÖ.168’de Pergamon Krallığı ile savaşan Galatlar bölgeyi yeniden egemenlikleri altına almıştır. MÖ.25’te Galatia denilen bu bölge bir Roma eyaleti olmuş, ekonomik ve askeri açıdan da önemli bir merkez konumuna gelmiştir. Bizans döneminde Ankara’nın imparatorluk ordularının konaklama ve ikmal yeri olmasıyla önemi sürmüştür. Bu dönem, VII.yüzyılın başlarında Sasanilerin, IX.yüzyılın başlarında Arapların saldırısına uğramıştır. Bizans’ın doğu ile ticareti arttıkça da Ankara bölgesi önem kazanmıştır.

Malazgirt Savaşı’ndan sonra 1071’de Ankara yöresi Selçukluların eline geçmiştir. 1101 ve 1102 yıllarında burası haçlı seferleri sırasında zarar görmüş, 1127’de yeniden Selçuklular tarafından ele geçirilmiştir.Daha sonraki yıllarda Danişmend hükümdarı Emir Gazi ile oğlu Mehmet Gazi, onların ölümünden sonra da Sultan I.Mesut buraya hakim olmuştur. Sultan Kılıçarslan II, devletini on bir oğlu arasında bölüştürünce Ankara da Muhiddin Mesut’un payına düşmüştür. Alaeddin Keykubat I zamanında (1219-1237) Ankara en parlak devrelerinden birisini yaşamıştır. Moğol saldırılarından sonra bölge bir süre Eretnalıların elinde kalmıştır. Orhan Gazi devrinde (1354) Ankara Süleyman Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. Anadolu 1402 yılında Timur’un saldırısına uğramıştır. 1402’de Yıldırım Beyazid ve Timur arasındaki Ankara Savaşında şehir kısa bir süre Moğol istilasına uğrayan şehir, 1414’de kesin olarak Osmanlı egemenliğine girmiştir.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında 1920’de Ankara’yı stratejik konumundan ötürü merkez yapmış, 1923’te de başkent ilan edilmiştir. Böylece yeni Türkiye Cumhuriyetinin Başkenti Ankara, Orta Anadolu’nun merkezi bir noktasında yeni baştan kurulmuştur.


Ankara tarihi yapıları yönünden önemli yapılarla bezenmiştir. Bunların başında Ankara Kalesi, Nymphaion, Augustos Mabedi, Caracalla Hamamı, Julien Sütunu, Tiyatro antik çağlardan günümüze gelen eserlerdir. Bunların yanı sıra, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyetin ilk yıllarına ait, mimari yönden önemli eserler de günümüze gelmiştir. Bunların başında Alaeddin Camisi, Arslanhane (Ahi Şerafeddin) Camisi, Saraç Sinan Mescidi, Ahi Elvan Camisi, Karacabey Camisi, Hamamı ve Türbesi, Hacı bayram Camisi ve Türbesi, Kurşunlu Han, Mahmutpaşa Bedesteni, Cenabi Ahmet Paşa Camisi ve Türbesi, Çengel Han, Hasan Paşa Hanı, Çukur Han ve Ak Köprü gelmektedir. I.Ulusal Mimarlık akımının önemli örnekleri olan Ankara Palas, Etnoğrafya Müzesi, Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü, Gazi Eğitim Enstitüsü, Gümrükler Genel Müdürlüğü, Devlet Resim ve Heykel Müzesi, İş Bankası, Opera Binası ve çeşitli bakanlıklar Cumhuriyet döneminde yapılmış önemli eserlerdir.
Ankara’nın en önemli eserlerinin başında da Ulu Önder Atatürk için yaptırılan görkemli bir yapı olan Anıtkabir’dir (1953).
ALTINDAĞ


İç Anadolu Bölgesi'nde, Ankara İline bağlı bir ilçe olan Altındağ, Ankara Ovası, Çubuk ve Mürtet Ovaları arasındaki engebeli arazide kurulmuştur. Kuzeyde Çubuk, batıda Keçiören ve Yenimahalle, güneyde Çankaya ve Mamak, doğuda ise Elmadağ ilçeleri ile çevrilidir.
İlçe, Keçiören, Yenimahalle ve Çankaya ilçelerine doğru düz, Mamak ve Çubuk yönünde ise orta yükseklikte tepelerden oluşan bir arazi yapısına sahiptir. Hıdırlıktepe, Karyağdı Dağı ve Ankara Ovası ilçemiz sınırlarındadır. Çubuk Çayı üzerinde kurulan Çubuk Barajı Altındağ’ı kuzey ve güney yönünden ikiye bölmektedir.
Deniz seviyesinden yüksekliği 850 m. olan ilçenin yüzölçümü 170 km2 olup, 2000 Yılı genel Nüfus Sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 407.101'dir.


Ankara’nın metropol ilçe merkezlerinin başında gelmektedir. İlçenin gelişimi Ankara ile bağlantılı olmuştur. 13 Ekim 1923 tarihinde Ankara’nın başkent olmasıyla hızlı bir nüfus artışı başlamış ve 1955 yılında Altındağ ilçesi kurulmuş ve 29 Kasım 1983 tarihinde ilçe olarak bugünkü idari yapısına kavuşmuştur.
Altındağ’ın kuruluşunun, Ankara yöresinde ilk yerleşimin başlamasıyla aynı zamanda olduğu sanılmaktadır. Eski Ankara ile aynı kültürel konuma sahip olan Altındağ'ın 6000 yıllık geçmişi vardır. Bu yüzden de yöre pek çok uygarlıklara sahne olmuştur. Friglerin, Lidyalıların, M.Ö. 547’de Perslerin, M.Ö.281 yılında da Galatların egemenliğine giren yöre, MÖ.25 yılında Romalıların eline geçmiştir. Bunu Bizans, Selçulu ve Osmanlı dönemleri izlemiştir. Bu nedenle de Altındağ'da Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait eserler bulunmaktadır. Bizans döneminde yapılmış Julianus Sütunu, Augustus Tapınağı, Roma Hamamı, Galatlar tarafından yapıldığı sanılan tarihi Ankara Kalesi bu dönemde yapılan eserlerin başında gelmektedir. Ayrıca Selçuklu dönemine ait pek çok camii, türbe de onları tamamlamaktadır.
Ankara'da bir dönem Ahi teşkilatının egemen olduğu görülür. Bu yüzden de Altındağ sınırları içerisinde Ahi Elvan, Ahi Şerafeddin (Aslanhane) gibi önemli camiler yer almaktadır. Hacıbayram Cami, Karacabey Camii, Cenabi Ahmet Paşa Cami gibi Osmanlı dönemi Cami ve türbelerinin yanı sıra XIV. ve XV. yüzyıllara ait pek çok mescit, han, dergah ve bedesten de yine ilçemizin önemli tarihi ve manevi değerlerini oluşturmaktadır.


Altındağ'da Kale civarında Samanpazarı, At Pazarı, Çıkrıkçılar Yokuşu, Koyun Pazarı, Saraçlar Çarşısı gibi önemli ticaret merkezleri bulunmaktadır. Buralarda bakırcılar, hasırcılar, kunduracılar, sobacılar yer almaktadır. Bunların yanı sıra bu pazarların en büyük özelliği; Ankara'ya özgü geleneksel el ürünlerinin satıldığı bu yerlerin tarihi yönden önem taşıyan binalar içerisinde olmalarından kaynaklanmaktadır.
Altındağ İlçesinde, Etnoğrafya Müzesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Müzesi, Cumhuriyet Müzesi, Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Demiryolları Müzesi, İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy’un Müze evi gibi önemli tüm müzeleri yer almaktadır. Ayrıca Ankara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi gibi önemli kültür merkezleri de burada bulunmaktadır. Bunların yanı sıra Ankara’nın en büyük hastanelerinin hemen hepsi Altındağ sınırları içerisindedir.
Altındağ İlçesi’nde Günümüze gelebilen tarihi eserler;
Ankara Kalesi
Ahi Elvan Cami
Ahi Şerafettin (Arslanhane) Camisi
Hacı bayram Camisi
Karacabey Camisi
Cenabi Ahmet Paşa Camisi
Zincirli Cami
Ağaçayak Camisi
Alaaddin Camisi
Eskicioğlu Camisi
Hacettepe Camisi
Hacı İlyas Camisi
Hacı Musa Camisi
Kurşunlu Cami
Leblebicioğlu Camisi
Molla Büyük Camisi
Sabani Camisi
Sarı kadı Camisi
Mahmut Paşa Bedesteni
Kurşunlu Han
Sulu Han
Çengel Han
Eyne Bey hamamı
Hasan Paşa Hamamı
Şengül Hamamı
Tahtakale Hamamı
Etnoğrafya Müzesi
Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Cumhuriyet Müzesi
Demiryolları Müzesi
Devlet Resim ve Heykel Müzesi
TBMM.Müzesi
Mehmet Akif Ersoy Evi.
BALA


Ankara’nın güneyinde yer alan Bala ilçesi, Kırşehir iline bağlı Kaman ilçesi Kırıkkale ili Karakeçili ilçesi Ankara iline bağlı Elmadağ, Çankaya, Gölbaşı, Haymana, Şereflikoçhisar ve Konya ili Kulu ilçeleri ile çevrilmiş geniş ve düz bir araziye sahiptir.
İlçe, Ankara ilinin yüksek yaylalarından biri olan Kartal yaylası üzerinde 700 metreden başlayan Kartal yaylasının 1.310 m. yükseklikteki kısmında kurulmuştur. Bala’nın geniş ovaları olmamakla birlikte arazisi tarıma elverişli topraklardan oluşmaktadır. Bala ilçesinin en önemli yüksek dağları Küre Dağı, Paşa Dağı, dede Dağı, Kartal Dağı ve Beynam Dağıdır. Bala ilçesinin en önemli akarsuyu Kızılırmak ile Elmadağ’ından doğup Kızılırmağa karışan Balaban Çayıdır. Kızılırmak üzerinde bulunan Kesikköprü Barajı hem sulama hem de enerji üreten barajlarımızdandır.
Yüzölçümü 2. 530 km2, 2000 Yılı genel Nüfus Sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 39.714'tür.
İlçenin ekonomisi sanayi ve ticarete dayanmaktadır. Ancak, sanayideki büyük yatırımlar yerine küçük çaptaki atölyeler bulunmaktadır. İlçe merkezi dahil 56 yerleşim biriminde yaklaşık olarak tarım alanlarının dağılımında 5.500 çiftçi ailesi mevcut olmakla birlikte ilçe genelinde toplam arazi varlığı 2.321.000 dekar dır. Buğday ve arpa haricinde nadasa bırakılan arazilerin bir bölümüne 2. ürün olarak yağlık ve eğlencelik ayçiçeği, yeşil mercimek, nohut, fasulye, şeker pancarı, kavun ve karpuz ekimi yapılmaktadır.


İlk kurulduğu yıllarda Kartaltepe adını alan Bala ilçesi daha sonraları Sultan II.Abdülhamid'den ötürü Hamidiye adını almıştır. Daha sonraları çevreden gelenlerle nüfusu çoğalan Hamidiye bucak merkezi olmuştur. Bala ilçesi önceleri merkez olan Karaali’ye bağlı iken, 1887 de merkez Karaali’den alınıp Bala’ya verilmiştir.
Ankara’nın en eski ilçelerinden birisi olan Bala’nın yüzyıllık bir geçmişi vardır. Bu tarihlerde çok geniş bir araziye sahip olan Bala, Hasanoğlan, Elmadağı gibi yerleşim yerlerini de kendi sınırları içerisinde bulunduruyordu. Bala çevresinde en eski yerleşim yeri Kara Ali adında bir Türk tarafından kurulan Karaali Kasabasıdır.
Bala ilçesi sınırlarındaki, ilçeye 35 km uzaklıktaki Beynam Ormanları ve Kesikköprü Barajı Balâ ilçesinin olduğu kadar Ankara’nın da önemli mesire yerlerindendir. Burası genellikle çam ormanlarıyla kaplıdır.
BEYPAZARI


İç Anadolu Bölgesi'nin kuzeybatı kesiminde, Yukarı Sakarya Havzası'nda yer alan Beypazarı, kuzeyinde Bolu ili, kuzeydoğusunda Çamlıdere, doğusunda Güldül ve Ayaş, güneyinde Polatlı, güneybatısında Eskişehir ili, batısında da Nallıhan ilçesi ile çevrilidir. Ankara’nın 100 Km batısında , eski Ankara-İstanbul yolu üzerinde bulunmaktadır. Geçmişte olduğu gibi bugün de Ayaş, Güdül, Nallıhan ve Kıbrıscık İlçelerinin ortasında sosyal, kültürel ve ekonomik merkez olma özelliğini korumaktadır.
Yüz zölçümü 1.868 km2, deniz seviyesinden yüksekliği ise 675 m’ dir. 2000 Yılı genel Nüfus Sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 51.841'dir.
İlçe ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Yetiştirilen tarımsal ürünlerin başında arpa, buğday ve pirinç gelmekte olup, bağcılık ve sebzecilik yapılmaktadır. Meyvecilikte ise; elma, armut, badem ve ceviz yetiştirilir. Hayvancılıkta koyun, Ankara keçisi üretimi yanında tavukçuluk , ipekböcekçiliği ve arıcılık yaygındır. İlçe topraklarında zengin linyit yatakları bulunmaktadır.


İlçe el sanatları bakımından çok zengindir. Bez ve kilim dokumacılığı, semercilik, Sim-sırma işlemeciliği yapılmaktadır. Dokuma olarak Bürgü denilen kadın baş örtüsü dokunmaktadır. Telkâri gümüş işlemeciliğinde mutfak eşyaları (güğüm, ibrik, yemek kapları), Demircilik el işlerinde de çapa, keser, balta, bıçak, orak, tırpan, saban demiri, tasma, maşa, kürek, kapan, soba, mangal gibi eşyalar yapılmaktadır. Kaybolmaya yüz tutan telkâri isçiliğinin yurt dışında da tanıtım çalışmaları başlamıştır. Telkârideki motifler, tabiatın Türk-İslam düşüncesi ile yorumlanışını ve Türk zevkini aksettirir. Beypazarı’nın takıda sembolü "tılsım" dır. Tılsım, giremesinin etrafı gümüşle süslenir, kolye olarak takılır.
M.S.VI.yüzyıla kadar Lagania olan Beypazarı’nın adı bu tarihten sonra değişmiştir. M.S. 491-518 yılları arasında hüküm süren Bizans imparatoru Anastasios’un o dönemlerde piskoposluk merkezi olan Lagania’ yı ziyaretine atfen şehrin adı, “Lagania-Anastasiopolis” ( Anastasios'un kenti ) olarak değiştirilmiştir.
Osmanlı Devleti’nin toprak rejimi ve askeri sisteminin bel kemiğini oluşturan Anadolu Sipahi Merkezleri’nden birisi olan Beypazarı; yöredeki Sipahi Beyi’ne ve ticari, ekonomik hayatın yoğunluğuna dayanarak Beğ Bazarı diye isimlendirilmiştir.


İlçenin tarihi, Hitit ve Friglere kadar uzanmaktadır. Beypazarı ve çevresinde zaman zaman toprak altından çıkan buluntular, sikke ve kalıntılar üzerinde yapılan araştırma ve incelemeler sonucunda, ilçe ve çevresinde sıra ile Hititler, Frigler, Galatlar, Romalılar, Selçuklular ve Osmanlılar’ın egemen oldukları anlaşılmaktadır. Beypazarı, Roma döneminde, İstanbul’u Ankara ve Bağdat’a bağlayan önemli büyük tarihi geçit yolları üzerinde bulunmaktadır.
Türklerin Sultan Alparslan komutasında Anadolu’ya girmesinden kısa bir süre sonra Marmara’ya ulaşmaları ile Beypazarı da ilk Türk akıncıları ile karşılaşmıştır. Selçuklu yönetimindeki Beypazarı, konum itibarı ile sık sık göç eden Türkmen boylarının yerleştiği yerlerden biri olmuştur. Bu boylardan en önemlisi Kayı boyudur. Anadolu Selçuklularının kendilerine yurt olarak yer gösterdiği bu Türk boyu, Gazi Gündüzalp yönetiminde ilk önce Ankara civarına yerleşmiştir. Ayrıca Maraş ve Adana yöresinde yaşayan Ramazanoğulları ve onların yanı sıra Eşrefoğulları ile Dulkadiroğulları da buraya yerleşmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Bey’in dedesi Gazi Gündüzalp’in mezarının Beypazarı’nın Hırkatepe köyünde olduğu bilinmektedir. Selçuklular döneminde Beypazarı, İstanbul-Bağdat yolu üzerinde önemli bir ticaret merkezi olmuştur. Beypazarı, Orhan Bey’in Ankara’yı alması ile Hüdavendigar (Bursa) Sancağı’na bağlı bir nahiye, sonrada kaza merkezi olarak Osmanlı yönetimine geçmiştir. Tanzimatın ilânından sonra Ankara'ya bağlı bir kaza konumuna getirilmiştir (1868).


Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde Beypazarı’ndan da söz etmiştir: " İlk kurucusunu bilmiyorum. Fakat ilk fatihi Kütahya beylerinden Germiyanoğlu Yakup Şah’ın veziri Dinar Hezar’dır. Onun için şehre “Germiyan Hezar” da derler. Haftada bir gün güzel süslü bir pazar kurulup, bütün kıymetli eşyalar bulunur. Halkının uğraşları tiftik keçisi olduğundan, pazarında sof çok satılır. Müşterisi vardır. Senede bin kantar sof ipliği satılır. Sofu olmaz fakat güzel mümeyyizi olur. Pazarına her hafta etraf köylerinden 10 bin insan toplanır. Şehir Anadolu toprağından Engürü sancağı hududunda olup, İstanbul’da kim Şeyhülislam olursa ona has olur. Padişah hasından ayrılmadır. Müftü tarafından hakimi subaşısıdır. 150 akçelik kazadır. Senelik kadısına yedi kese gelir getirir. Damga emini, Sipahi Kethüda yeri ve Yeniçeri Serdarı vardır. Fakat kale ağası ve neferi yoktur. Kalesi bir dere içinde olup, iki tarafı balık sırtı gibi kaya üzerindedir. Genişliğini bilmiyorum. Aşağıda şehir iki geniş dere içinde olup 20 mahalle 41 mihraptır. Fakat öyle mükellef camileri yoktur. Çarşı içinde cami güzeldir (Paşa Camii). Hepsi 3060 tane iki katlı evleri vardır. Duvarları kerpiçtendir. Yüzeyleri tahta ile kaplıdır. Medrese Darulhadis ve Darulkurrası vardır. Çünkü talebe bilginleri çoktur. Medreseleri kargir değildir. 70 adet çocuk mektebi vardır. Çocukları gayet temiz ve olgun olup, 700’ ün üzerinde hafızı vardır. Bir Şeyhülislamı var ki; bütün bilginler onunla ilmi tartışmaya girmekten acizdirler. Nakibüleşrafı fadıl değil fakat, gayet cömert bir kimsedir. Halkının çoğu bilginlerdir. Hepsi renk renk sof giyerler. Türk şehri olduğundan halkı Oğuz taifesidir. Yani Türk kavmi demenin güzel bir ifadesidir. Yedi tane hanı vardır. Çarşı içindeki güzel bir han yanmıştır. Hamamları, 600 dükkanı vardır. Çarşıda kasaplar içinden akan dere kenarında hafta pazarı olur. Dere burada şehrin aşağı tarafından akarak bir nehir vasıtası ile Sakarya’ya dökülür. Şehir yüksek yerde olduğundan caddeleri kumsalca ve kaldırımsızdır. Halkı garipsever ve cömert kişilerdir. Kadınları gayet edepli ve akıllı olurlar. Bağ ve bahçesi çoktur. Bostanlarından bir çeşit kavun olur ki lezzetinden adamın damağı yarılır. Misk ve hamamber gibi kokusu vardır. Şehir halkının çoğu bu kavundan zerde pişirir. İçine tarçın ve karanfil korlar. Muaviye’nin icat ettiği zerdeden tatlı bir zerde olur. Bir çeşit yeşil armudu olup, yuvarlak olduğu gibi dördü beşi de bir okka gelir. Gayet hoş ve suludur. İstanbul’a nice bin kutu armudu pamuklar içinde hediye gider. Bu armudun eşini acem diyarından başka yerde görmedim. Bir çeşit siyah arpası olur ki, gayet yağlıdır. Ata çok vermekten çekinilmelidir. Sahrasında pirinci olur ki, gayet pişkindir. Velhasıl etrafı geniş, eşyası ucuz ünlü bir şehirdir. Şeyh İvaz dede adında bir de türbesi

Ankara sivil mimari örneklerinin en iyi korunanları da Beypazarı'nda karşımıza çıkmaktadır. Bunlar çoğunlukla iki ve üç katlı, cumbalı,sofalı mimari örneklerdir. Beypazarı XIX.yüzyıldan sonra yedi büyük yangın geçirmiş, bu yüzden de 200 yılı aşkın tarihi olan evlerinin büyük bir kısmı yanmıştır. Ancak bu evlerin çoğu Safranbolu'dan getirilen ustaların yardımı ile orijinallerine uygun bir şekilde yenilenmiştir. Bu evlerin en büyük özelliği sert zemine oturtulmaları ve toprak içerisine oyularak mahzenler yapılmasıdır. Bu mahzenler soğuk hava deposu olarak kullanılmıştır. Beypazarı'nın en büyük konağı olan Çayıroğulları'na ait 40 odalı 4 katlı konak 1969'da bir okul yapılmak üzere yıkılmıştır. İlçenin diğer tarihi evi olan Limoncuoğlu Konağı ise Ankara Gazi Üniversitesi tarafından restore edilmektedir.

Beypazarı’nda günümüze gelebilen tarihi eserler;
Akşemseddin Camisi
Cami-i Kebir (Ulu Cami- Alaaddin Camisi)
Kurşunlu Camisi
Nasuh Paşa Hanı (Sulu Han)
Boğzakesen Kümbeti
Rüstem Paşa Hamamı
Gazi Gündüzalp Türbesi (Kırka Tepe)
Kara Davut Türbesi (Kuyumcu tekkesi)
Karacaahmet Türbesi ‘dir.
ÇAMLIDERE


İç Anadolu Bölgesi'nde, Ankara İline bağlı bir ilçe olan Çamlıdere, kuzeydoğu, doğu ve güneyinde Kızılcahamam, güneybatısında Güldürl ve Beypazarı, batı ve kuzeyinde de Bolu ili ile çevrilidir. Ankara'nın kuzeybatısında yer alan Çamlıdere ilçesinin şehir merkezinden uzaklığı 108 km. dir. Çamlıdere, güneydoğudaki Bala doğusu ve Evren Mahallesi’ni kapsayan ince bir şerit dışında, Ankara’nın en önemli 1. Derece deprem alanıdır. Ancak bölge kayalık olduğu için, depremlerde hasar oranı çok düşüktür. İlçe sınırları içerisindeki 1850 m. yüksekliğe sahip olan Aluç Dağı bulunmaktadır. Bölgenin tümüyle volkanik kayalarla örtülü olması ve civarında birçok yerde sıcak su kaynaklarının bulunması Çamlıdere'yi çok önemli bir jeotermal merkezi yapmaktadır.
Yüzölçümü 625 km2, Deniz seviyesinden yüksekliği ise 1.175 m.dir. 2000 Yılı genel Nüfus Sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 15.339'dur.
İlçenin büyük bir bölümü ormanlarla kaplı olup, ilçe ekonomisi ormancılık ve arıcılığa dayalıdır. Bölgedeki en ünlü mesire yeri çamkoru orman içi dinlenme yeridir. Çamlıdere Baraj Gölü Ankara’nın en önemli içme suyu kaynağıdır. Barajın devamındaki Ali Cin Deresi’nin suları bir tünele yönlendirilerek Ankara’ya iletilmektedir.
İlçenin tarihi konusunda kesin bilgiler bulunmamakla birlikte, İlçede Bizans ve Selçuklu dönemlerine ait bazı kalıntılara rastlanmıştır. çamlıdere 1954 yılında ilçe konumuna getirilmiştir. İlçe merkezinin belediyesi 1904'te kurulmuştur.
İlçede Peçenek Köyü'ndeki Selçuklular dönemine tarihlendirilen Peçenek Köyü Camisi belli başlı tarihi eseridir. Ayrıca İlçede her yıl Temmuz ayı içerisinde, Yayla mahallesi Aluç Dağı mevkiinde “ Aluçdağı Festivali “ düzenlenmektedir. Bu festivalde yağlı güreş yarışmalarının yanında yurdun çeşitli yörelerinden davet edilen halk oyunları ekiplerinin gösterileri ve müzik şölenleri yer almaktadır.
ÇANKAYA


İç Anadolu Bölgesi'nde Ankara İline bağlı bir ilçe olan Çankaya, doğusunda Mamak, kuzeyinde Altındağ, batısında Yenimahalle, güneyinde Gölbaşı ile çevrilidir. Ankara’nın güneyinde doğu batı yönüne uzanan yamaçlarda kurulmuştur. Günümüzde ilçe statüsü taşımakla beraber Ankara’nın metropol işlevlerinin yapıldığı, yerleşim ve iş alanlarının yer aldığı bir semttir. Cumhurbaşkanlığı konutunun burada bulunmasıyla Türkiye’nin siyasi yaşamında odak noktası konumundadır.
İl merkezine 9 km. uzaklıktaki Çankaya'nın yüzölçümü 307 km2, 2000 Yılı Genel Sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 769.331'dir.
Cumhuriyet öncesinde küçük bir köy niteliğinde olan Çankaya, Ankara’nın başkent olmasından, Atatürk’ün konutunun burada yer almasından sonra önem kazanmıştır. Bundan sonra da Çankaya, bir yandan kentle bütünleşmiş, diğer yandan da Ankara’nın lüks bir semt


Devlet ve hükümet yönetimini sağlayan tüm kuruluşlar Çankaya’da toplanmıştır.Ülkenin en önemli kamusal karar organlarını, üniversitelerini, çeşitli ülkelerin büyükelçiliklerini, iş alanlarını, ticaret merkezlerini, bankaları, büyük otelleri, kültür ve sanat kuruluşlarını, restoranları, eğlence ve dinlence yerlerini barındıran bir yerleşim alanıdır.
Çankaya Cumhurbaşkanlığı konutu 483 dönümlük bir alan üzerinde kurulmuştur. Bu yerleşimin içerisinde Müze Köşk, Çankaya Köşkü (Pembe Köşk), Camlı Köşk, Yeni Hizmet Binası, Yeni Genel Sekreterlik ve Devlet Denetleme Kurulu Binası, Başyaverlik Binası, İdari ve Mali İşler ve Koruma Müdürlüğü binaları, Basın Toplantı Salonu, Resepsiyon Salonları, İtfaiye Binası, Sosyal Tesisler, Garaj, Sera, Halı Saha ve Tenis Kortu ile lojmanlar bulunmaktadır.


Atatürk, Kurtuluş Savaşı çalışmalarını yürütmek için Ankara’ya geldiği 27 Aralık 1919 gününde, önce bugün Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü olarak kullanılan Ziraat Okulu’nda kalmış, okulun savaş karargâhına dönüştürülmesinin ardından, ilk Meclis Başkanı seçildiği 23 Nisan 1920’de istasyondaki istasyon şefi konutu olan ve "Direksiyon Binası" olarak anılan taş binaya geçerek burayı hem konut hem çalışma yeri olarak kullanmıştır. Ancak, bu binanın çalışma ve dinlenme yönünden uygun olmaması nedeniyle ve Ruşen Eşref’in önerisiyle Ankara’nın yazlık bağlar bölgesi olan Çankaya’da bir yer aranmıştır. 1921 yılında Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi’nin önderliğinde satın alınan "Kasapoğlu Köşkü" olarak bilinen bugünkü "Müze Köşk", Çankaya’nın temelini oluşturmuştur. Bu köşk 1932 yılına kadar, hem ikametgâh, hem de çalışma amaçlı olarak kullanılmıştır. İki kez genişletme ve yenileme çalışmaları yapılmasına karşın Müze Köşk’ün, giderek artan gereksinimleri karşılamakta yetersiz kalması üzerine 1930 yılında yeni bir bina yaptırılmasına karar verilmiştir. Atatürk’ün isteği ile, yeni köşkün yapımı Avusturyalı ünlü mimar Prof. Dr. Clemens Holzmeister’e verilmiştir. Holzmeister’in, 20 Mayıs 1930’da görevi üstlenmesinden beş gün sonra ilk tasarımı hazırladığı, iki gün sonra Atatürk’ün istediği düzeltmeleri de yaparak proje taslağını teslim ettiği, 27 Temmuz’da ise kesin plan ve maketi Yalova’da Atatürk’e sunduğu bilinmektedir.

Çankaya Köşkü, Atatürk’ten sonra Cumhurbaşkanlığı görevini üstlenen sırasıyla, İsmet İnönü, Celal Bayar, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürk, Kenan Evren, Turgut Özal ve Süleyman Demirel’e hem konut hem çalışma binası olarak hizmet vermiştir. Köşk, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den başlayarak, yeni hizmet binasının tamamlanmasıyla, yalnızca ikametgâh olarak kullanılmıştır. Yıllar içinde gereksinimlerden kaynaklanan kimi değişikliklerin yapıldığı Çankaya Köşkü, 2000-2001 yıllarında restore edilerek 1932 yılındaki aslına uygun duruma getirilmiştir.
II.Dünya Savaşı yıllarında Ankara’ya yapılan göçlerden sonra Çankaya’da nüfus artmış, çevresi gecekondularla sarılmışsa da kısa bir süre sonra bunlar ortadan kaldırılarak çağdaş bir yerleşim yerine dönüşmüştür.
Ankara’nın önemli ilçelerinden olan Çankaya’da
Atatürk Orman Çiftliği
Anıtkabir
Atatürk Müzesi
Atatürk Anıtı (Zafer Anıtı-Sıhhiye)
MTA Genel Müdürlüğü Tabiat Tarihi Müzesi
Güvenlik Anıtı
Etnografya Atatürk Anıtı
ODTÜ Arkeoloji Müzesi
Devlet Resim ve Heykel Sergi Salonu, Anıt Park, Botanik Bahçesi, Abdi İpekçi Parkı, Güven Park, Kurtuluş Parkı, Kuğulu Park, Milli Egemenlik Parkı, Ahmet Arif Parkı, Hitit Anıtı, Atakule ve TBMM bulunmaktadır.
ÇUBUK


İç Anadolu Bölgesi'nde Ankara İli'ne bağlı bir ilçe olan Çubuk İlçesi, doğuda Kalecik ve Akyurt ilçeleri , Batıda Kızılcahamam ve Kazan ilçeleri , Kuzeyde Çankırı ilinin Şabanözü ve Orta ilçeleri , güneyde Elmadağ , Altındağ ve Keçiören ilçeleri ile çevrili bulunmaktadır. İlçe topraklarının büyük bir bölümü doğu batı doğrultusunda dağların engebelendirdiği bir plato konumundadır. Aydost Dağı'nın uzantıları ilçenin kuzeyini, Mire Dağı güneybatısını, İdris ve Karbasan dağları da güneydoğusunu engebelendirir. İlçenin üç tarafı dağlarla çevrili , güneyi ovaya doğru açık ve denizden uzak olduğu için kara iklimi hüküm sürmektedir. İlçeye bağlı, arazisi verimsiz ve genellikle engebeli köylerin bir kısmında nüfusun şehir merkezine doğru kaydığı görülmektedir. Ova köylerinde ise böyle bir durum söz konusu değildir.
İlçenin batı bölümünü Kocaçay, doğusunu Çubuk Çayı sulamaktadır.İlçe merkezinden geçen Çubuk Çayı ilçeyi ikiye böler. Çubuk Çayı üzerindeki Çubuk I ve Çubuk II barajları Ankara'nın su gereksinimini sağlar.
Yüzölçümü 1.248 km2‘ dir. Deniz seviyesinden yüksekliği ise 1.100m. olup, 2000 Yılı genel Nüfus Sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 75.119'dur.


İlçenin ekonomisi tarım a dayalı olup, arpa, buğday, baklagil türleri, Çubuk Çayı çevresinde de sebze, meyve üretimi yapılır. Ayrıca ilçede mermer ve perlit yatakları da bulunmaktadır.
Eski bir yerleşim yeri olan Çubuk'ta Hititlerden kalma bir kale kalıntısı ile bir mağaraya rastlanmıştır. Hititlerden sonra Frig, Galat, Pers, Roma, Bizans ve Selçuklu egemenliğine girmiştir. Çubuk ve civarı Anadolu’nun Türkler tarafından fethi sırasında ilk ele geçen yerlerdendir. Bu bölgeyi, Selçuklu komutanlarından Çubuk Bey ele geçirmiştir. Çubuk isminin buradan gelmiş olabileceği sanılmaktadır. Bundan sonra Oğuz Boyları buraya yerleştirilmiştir. Nitekim XVI.yüzyıldan kalan Osmanlı tahrir defterlerindeki köy isimlerinin Alayundlu, Çavundurlu, Eymür, İğdir, Kınık, Peçenek ve Yazır oluşu bu iddiayı kuvvetlendirmektedir. Ayrıca Karakeçili ve Akçakoyunlu aşiretleri de Çubuk’a yerleştirilmiştir.Gelenler yerleşik düzene geçmiş, XVI.yüzyılda bunlar göçerliği bırakmış ve köylerde oturarak, zirai üretim ve hayvancılıkla uğraşmaya başlamışlardır. Bölgede, bu dönemde sadece iki aşiret yerleşik hayata geçmemiştir. Bunlardan Murad Fakihlü ve Işık Gazilü aşiretleri yerleşik düzene geçmelerine rağmen yayla yaşamını da sürdürmeye devam etmişlerdir.


Osmanlı döneminde önem kazanan yöre, Ankara savaşı'ndan (1402) sonra bir süre Moğolların yönetiminde kalmış, sonra da Osmanlı topraklarına katılmıştır. Osmanlı döneminde Çubukâbâd olan ismi, sonradan Çubuk'a dönüştürülmüştür. Şemseddin Sami Kâamusü'l-Âlâm'da Çubuk'tan Ankara vilayeti merkez sancağına bağlı bir kaza olarak söz etmektedir.
XIX.yüzyıl sonlarında Ankara Vilayeti Merkez sancağına bağlı bir kaza iken, XX.yüzyıl başlarında nahiye yapılmıştır. 1921 yılında da ilçe konumuna getirilmiştir.
Ankara'nın 12 km. kuzeyinde, Çubuk Çayı üzerinde Çubuk I Barajı'nın yapımına 1929 yılında başlanmış, 1936 yılında da işletmeye açılmıştır. Yuvarlak eksenli beton ağırlıklı baraj, 220 m. yarı çaplıdır. Ayrıca baraj gövdesinin 4,5 m. önüne de sızmayı ve kabarmayı önlemek amacıyla ağaçlama ve baca sistemleri yapılmıştır. Barajın gölet alanı 1.76 km2 olup, 13,5 milyon suyu toplamaktadır.

Ankara'nın 54 km. uzaklığında, Çubuk ilçesinin 8 km. kuzeyine de yine Çubuk Çayı üzerine Çubuk II Barajı yapılarak 1964'te işletmeye açılmıştır. Barajın su toplama havzası 190 km2, gölet alanı da 1.28 km2'dir. En çok su miktarı da 27.2 milyon m3'tür. Bu baraj andezit, bazalt ve volkanik aklomeralardan oluşan bir zemin üzerindedir.
Çubuk barajı sırtları üzerine Atatürk’ün zaman zaman dinlenmesi için küçük bir köşk yaptırılmış Atatürk Baraja geldiği zaman bu köşkte dinlenmişlerdir. Atatürk’ün ölümünden sonra köşk bazı ek yapılarla genişletilmiş ve baraj müdürlüğü binası olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bugün köşkte Atatürk’ün baraj gezilerinde bindiği bir deniz motorundan başka o günlere ait herhangi bir eşya kalmamıştır.
Ankara'nın kuzeyindeki Aydost dağı'nın güney yamaçlarından doğarak kuzey doğrultusundan akan, Çubuk Ovasını geçen Çubuk Çayı bu barajların suyunu sağlamaktadır. Çam ve akasya ağaçlarının yeşillendirdiği bu baraj çevresi Cumhuriyetin ilk yıllarından beri önem kazanmıştır.
ELMADAĞ


İç Anadolu Bölgesi'nde, Ankara İli'ne bağlı bir ilçe olan Elmadağ, doğusunda Kırıkkale ili, güneyinde Bala, batısında Mamak, kuzeybatısında Altındağ, kuzeyinde de Akyurt ve Kalecik ilçeleri ile çevrilidir. İlçenin, güneyini Ankara İli'nin de önemli yükseltilerinden olan Elmadağı engebelendirir. İlçenin güney batısında l.862 m. yüksekliğe sahip Elmadağ’ı , kuzeyinde ise l.995 m. yüksekliğinde İdris Dağı bulunur. İlçenin batısı kısmen düzlüktür. Her tarafından derin vadilerle yarılmış yaylalar üzerinde aşınmış tepeler ve sırtlar yer alır.
İlçe topraklarının sularını, Kızılırmak'ın kollarından Balaban Deresi toplar. Meyvecilik yapılan ekime elverişli alanlar, bu akarsuyun çevresinde toplanmıştır.
İlçede M.K.E.Kurumuna bağlı Barutsan A.Ş.Elroksan A.Ş.Roketsan fabrikaları, Baştaş Çimento fabrikası ile yan kuruluşu Tam-Taş, Yibitaş çimento fabrikaları, Ev-Tem temizlik maddeleri fabrikası gibi özel şirketlerle 30’u aşkın kireç ocakları bulunmaktadır. Lalahan’da Hayvan Araştırma Enstitüsüne bağlı çiftlikler vardır. Çay-Kur Çay Paketleme fabrikası, gibi Kamu ve Kamu İktisadi Teşekkülleri mevcuttur. Bu kurumlar nüfusun büyük bölümünü istihdam etmektedirler.
İl merkezine 30 km. uzaklıktadır. Deniz seviyesinden 1.135 m.yükseklikteki ilçenin yüzölçümü 573 km2, 2000 Yılı genel Nüfus Sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 43.374'tür.
Önceleri Asi Yozgat ve Küçük Yozgat adlarıyla da bilinen Elmadağ, Çankaya İlçesine bağlı bucak iken, 1960'ta ilçe merkezi konumuna getirilmiştir. Ankara'yı Türkiye'nin kuzeyine, doğusuna, güneyine ve güneydoğusuna bağlayan demiryolu hattı ilçeden geçmektedir.
ETİMESGUT


İç Anadolu Bölgesi'nde Ankara İline bağlı bir ilçe olan Etimesgut, kuzeyde Kazan ve Yenimahalle, doğu ve güneyde yine Yenimahalle, batıda da Sincan ilçesi ile çevrilidir.Doğudan batıya doğru eğimi azalan çanak şeklinde bir oluk vadi görünümdedir. Bu vadinin tabanına oturmuş Ankara Çayına dik tepe aralarından uzanan yan vadilerle bütünleşen Ankara Ovası yer alır.
Ankara'ya 20 km. uzaklıktaki ilçenin yüzölçümü 101 km2, 2000 Yılı genel Nüfus Sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 171.293’dür.
İlkçağlardan itibaren bir yerleşim yeri olduğu anlaşılan Etimesgut, bulunan tarihi kalıntı ve belgelerden elde edilen bilgilere göre Hititlerin, Friglerin, Romalıların, Bizanslıların, Selçukluların ve Osmanlıların egemenliği altında kaldı. Tarihi kaynaklarda Amaksyz, Amaksis, Amaksuz, Akmasuz, Ahi Mesud ve Etimesud isimleriyle anılan ilçe son olarak Etimesgut adını aldı.
Etimesgut’un bugünkü yeri Hititler döneminde ‘Amaksis’ olarak adlandırılırken, ünlü haritacı Kiepert çizmiş olduğu haritada Etimesgut’un bulunduğu yeri Amaksyz olarak belirtiyor. Osmanlılar ise bu yeri Akmasus olarak andılar. Orman fidanlığında bulunan kuş başlı, aslan vücutlu ve kanatlı kabartma ile Boğa kabartması büyük ihtimalle Hititlerin son dönem eserleri arasındadır. Tarihi İpek Yolu'nun buradan geçmesi de ilçeye ayrı bir önem kazandırmıştır.


Atatürk'ün Ankara'ya geliş ve gidişlerinde buradaki tren istasyonunu kullanmasından ötürü ilçe Cumhuriyet tarihinde önem kazanmıştır. Etimesgut'a bu ismin verilmesinde Ahi Mesud'un büyük rolü vardır. Tarihi kaynaklarda Ahi Mesud'un kimliği konusunda yeterli bir bilgiye rastlanmamakla beraber Osmanlıların kuruluş yıllarında büyük payı olan Ahilerin önde gelen kişilerinden birisi olduğu Osmanlı arşivlerindeki belgelerden anlaşılmaktadır. Osmanlı arşivlerindeki muhasebe defterlerinden, ilçenin bulunduğu yerin Ahi Mesud'a ait bir vakıf arazisi olduğu ve burada tarımsal ürünler ile tiftik keçisi yetiştirdiği öğrenilmektedir. Aynı zamanda Etimesgut Milli Mücadele yıllarında önemli merkezlerden biri olmuş, Cumhuriyetin ilanından sonra burada örnek köy olarak kurulmuştur. Atatürk'ün isteğiyle İstiklâl Savaşı'ndan sonra Batı Trakya'dan getirtilen göçmenler buraya yerleştirilmiştir. 1968 yılına kadar çevresindeki 18 köy ile birlikte nahiye merkezi olarak kalmış, İstasyon Mahallesi ismiyle Yenimahalle ilçesine bağlanmıştı. Etimesgut 20 Mayıs 1990'dan itibaren ilçe olmuş ve bu tarihte de ilk belediye seçimi yapılarak Etimesgut Belediyesi de kurulmuştur.
Etimesgut’ ta 600 yataklı Devlet Hastanesi ve Havaalanının yanı sıra Zırhlı Birlik Tümen Komutanlığı, Hava İkmal Merkez Komutanlığı ile Hava Lojistik Komutanlığı bulunmaktadır. Ayrıca Kale Şelale Parkı, Alparslan Türkeş Parkı, Bahçeli Park, Eğitim Parkı, Necdet Kayan Parkı, Şükrü Kaya Parkı, Zafer Pakı da bulunmaktadır.
EVREN


İç Anadolu Bölgesi'nde Ankara İline bağlı bir ilçe olan Evren, kuzey ve kuzeydoğuda Kırşehir, batı ve güneyde Aksaray illeri, güneybatı ve batıda da Şereflikoçhisar ilçesi ile çevrilidir.
Ankara İl Merkezine 178 km. uzaklıktaki ilçenin yüzölçümü 218 km2, 2000 Yılı Genel Nüfus sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 6.167'dir.
İlçenin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. 1963 yılına kadar köy statüsünde olup, Çıkınağıl adı ile anılan ilçe 1957 yılınd, daha önceki kuruluş yeri Hirfanlı Baraj Gölü suları altında kaldığından bugünkü yerine taşınmıştır.
İlçe ve çevresinde rastlanan höyük ve kilise, kale kalıntıları bu yörenin eski bir yerleşim yeri olduğunu göstermektedir. İlçe sınırları içerisinde Evren-Sarıyahşi yolu üzerinde Evren’ e 2 km. uzaklıkta bir höyükte bin yıla ait seramik kalıntılarına rastlanmıştır. Çatalpınar Köyünün 2 km güneybatısında bulunan Sığırcık Kalesi Geç Bizans ve Osmanlı Dönemine aittir. Höyük diye adlandırılan tepecikte bol miktarda I.bin seramiğine rastlanmıştır. Ayrıca Çatal Pınar Köyü'nün yaklaşık 2 km. güneybatısında Sığırcık Kalesi denilen yerde Bizans ve Osmanlı dönemine ait bir kale kalıntısı bulunmaktadır.
1963 yılında Şereflikoçhisar ilçesine bağlı olarak belde olmuş, 1982 yılında ismi Evren olarak değiştirilmiştir. 1990 yılında çıkarılan 3644 Sayılı Kanun ile adı "Evren" kalmak kaydı ile ilçe statüsüne dönüştürülmüştür.
GÖLBAŞI


İç Anadolu platosu üzerinde bulunan Gölbaşı ilçesi Başkent Ankara’ya 20 km.uzaklıkta kurulan Gölbaşı İlçesi, doğusunda Bala, batısında Yenimahalle, güneyinde Haymana, kuzeyinde Çankaya ilçeleri ile çevrilidir. Yüzölçümü 1.010 km2, denizden yüksekliği ise 970 metredir.2000 Yılı genel Nüfus Sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 62.602'dir.
İlçe Mogan Gölü çevresinde kurulduğu için (Gölbaşı) adını almıştır. Bugün Ankara'nın mesire, sayfiye, turizm ve sanayi bölgesi durumundadır. Mogan ve Eymir Gölleri, doğal güzelliği, temiz havası ve balık üretimi ile ilçeye turistik bir değer kazandırmaktadır.
M.Ö.3000.-1000'de yörede ilk yerleşimin olduğu Kültür Bakanlığı'nın Selametli, Tulumtaş, Tulumtaş-Ortaçayır Mevkii, Kızılcaşar-Gökçepınar Mevkii, Bacılar Köyü, Bezirhane Kültepe Mevkii, Bezirhane-Kepenekçi ve İncek-Harmantepe Mevkiinde yapmış olduğu araştırmalarda ortaya çıkmıştır. Ankara gibi Gölbaşı ve yöresi de en eski medeniyetlerin yerleşim alanlarından biridir. Gölbaşı sınırları içinde, buranın eski tarihine ışık tutan sit alanı ve ören yerleri bulunur. Yapılan kazı ve araştırmalarda bölgede ilk Tunç, Hitit İmparatorluğu, Roma ve Bizans dönemlerine ait bulgulara rastlanmıştır. Bunlardan bir kısmı ilçe sınırları içindedir. Buluntulara genellikle yörede bulunan küçük yerleşim alanlarında rastlanmaktadır. Bunlar, kuzeybatıda Ahlatlıbel ve Taşpınar, güneybatıda Gökçehöyük, güneydoğuda Karaoğlan, güneyde Selametli Beldesi, doğuda Yurtbeyi Köy yerleşimleridir. Selametle, Gökçehöyük ve Bezirhane köylerinde ilk Tunç çağına ait höyükler ve kalıntılar, Taşpınar Köyünde Roma döneminden kalma mezarlık ve sütun başları; Karaoğlan’da Bizans Dönemine ait sikkeler ve kalıntılar; Yurtbeyi ve Karaoğlan köylerinde Erken hıristiyanlık dönemine ait kilise kalıntıları bulunmuştur.
Osmanlıların Söğüt'e gitmeden önce Gölbaşı, Beynam, Karaoğlan, karaali ve Oğulbey'de bir süre yaşadıkları bilinmektedir. Ankara Savaşı öncesi (1402) Timur fillerini Gölbaşı yöresindeki ormanlarda saklamıştır.
İlçe yakınında yer alan diğer önemli bir ören yeri ise Tulumtaş mağarasıdır. Ankara Çevre Otoyolunun yapımı sırasında işletilen bir taş ocağında çıkan bu mağara İncek, Hacılar ve Tulumtaş köyleri arasındaki Karayatak Tepe Mevkiinde bulunur. Ankara’ya 15 km uzaklıktadır. Uzunluğu 5 km, genişliği 1-1.5 km, yüksekliği 30-40 m olan, büyük bir kireç taşı bloğunun içinde kimyasal erimeler sonucunda oluşan mağarada görülmeye değer dikit, sarkıt ve sütunlar bulunmaktadır. Bu mağara ve çevresi 1. derece doğal sit alanı ilan edilmiştir.
İlçe 70 yıl öncelerine kadar Örencik Köyüne bağlı 10 haneli Gölhanı olarak anılan bir mahalle iken, 1923 yılında, buraya Oğulbey Köyü'ndeki Bucak Müdürlüğü ile Jandarma Karakolunun taşınması ile Gölbaşı Nahiyesi adını almıştır. Gölbaşı Nahiyesi 1936 yılında ilçe olan Çankaya’ya bağlanmış, 1945 yılında da bağımsız muhtarlığa kavuşmuştur. 1953 yılında Gölbaşı’ndan Devlet Karayolunun geçmesi ile, nüfus artışı ve gelişme hızlanmıştır. 1965 yılında Bucak’ta Belediye Teşkilatı kurulmuştur. Bunun ardından Gölbaşı, 30 Kasım 1983 gün ve 2963 Sayılı Kanun ile ilçe yapılmış ve ilçe teşkilatı kurulmuştur.
GÜDÜL


İç Anadolu Bölgesi'nde, Ankara'ya bağlı bir ilçe olan Güdül, kuzeydoğusunda Çamlıdre, doğusunda Kızılcahamam, güneydoğu ve güneyinde Ayaş, batısında Beypazarı ilçeleri, kuzeyinde de Bolu İli ile çevrilidir. Güdül Karadeniz'in dağlık ve ormanlık alanlarıyla İç Anadolu'nun tepeleri arasında geçiş kuşağıdır. Kuzeydeki küçük bir bölümü Karadeniz Bölgesi'ne taşan ilçe toğpraklarının kuzeyini Köroğlu Dağlarının güney uzantıları kaplamıştır.
İlçe topraklarının sularını kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda akan Kirmir Çayı sular. Kirmir Çayının vadi tabanında ise Ova düzlükleri uzanır.
Deniz seviyesinden 720 m. yükseklikteki ilçenin yüzölçümü 419 km2, 2000 Yılı genel Nüfus Sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 20.938'dir. Ankara'ya 82 km. uzaklıktadır.
İlçenin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. başlıca ürünleri arasında, buğday, arpa, şekerpancarı ve üzüm gelmektedir. Az miktarda da olsa elma, armut, pirinç, nohut, mercimek ve fasulye yetiştirilir. Hayvancılık sığır ve tiftik keçisi üzerinde yoğunlaşmıştır.


Yapılan araştırma ve incelemeler, Güdül çevresinde tarih öncesi çağlardan beri yerleşildiğini ortaya koymuştur.İlçe yakınından geçen Kirmir Çayı boyunca kayalara oyulmuş mağaraların Hititlere(M.Ö. 2000) ait olduğu sanılmaktadır. MÖ.VIII.yüzyılda Frigler buraya egemen olmuşlardır. İlçenin İn-Önü denilen bu mevkiindeki mağaralarda haç işaretlerine rastlanmasından ötürü, Hıristiyanlığın yayılması sırasında buraların Romalılardan kaçan Hıristiyanlarca kullanıldığını göstermektedir. Sonraki dönemlerde Bizanslıların da burada yaşadıkları sanılmaktadır. Dağın içini oymak suretiyle yapılan bu mağaralarda, merdivenlerle kat kat yukarılara çıkılmaktadır. Bu mağaralar İç Anadolu’daki Ürgüp-Göreme mağaralarına benzerlik göstermekte olup, Bizans döneminde Hıristiyan keşişlerinin yaşadıkları yerlerdir.

Malazgirt Savaşı'ndan (1071) sonra Güdül ve çevresi Anadolu Selçukluları’nın idaresine geçmiştir. Anadolu Selçuklu hükümdarlarından I. Mesut’un eniştesi ve Ankara Emiri olan Şehabüldevle Güdül Bey tarafından bugünkü ilçenin olduğu yerde küçük bir şehir kurulmuştur.
Kirmir Çayı vadisinin güneyinde kurulan Güdül, gelişmemiş bir yerleşimdir. Belediyesi 1903'te kurulmuştur. 1957'de ilçe konumuna getirilmiştir.
Güdül'ün evleri iki veya tek katlı olup, toprak damlı kerpiç duvarlıdır. Bunlardan 39 ev , iki cami, 4 çeşme ve 13 işyeri Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından Sit alanı olarak koruma altına alınmıştır.
HAYMANA


İç Anadolu Bölgesi'nde Ankara iline bağlı olan Haymana'nın kuzey ve kuzeydoğusunda Gölbaşı, doğusunda yine Gölbaşı ve Bala, batı ve kuzeybatısında Polatlı, güneydoğu ve güneyinde Konya İli ile çevrilidir. Ankara'nın güney kesiminde yer alan Haymana bir plato niteliğindedir. Cihanbeyli platosunun devamı olan, yer yer ova ve bazen de yayla özelliğini taşıyan platonun batısında yüksekliği 1.400 m.ye ulaşan dağlar yer alır.
İlçenin denizden yüksekliği 1.259 metre olup, yüzölçümü ise 2.976 km2'dir. 2000 Yılı genel Nüfus sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 54.084'tür.
İlçenin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Bitkisel ve hayvansal üretim modern yöntemlerle yapılır. İlçenin verimli ve geniş topraklarında buğday, arpa, şeker pancarı ve baklagiller başta olmak üzere, çeşitli ürünler yetiştirilmektedir. Ayrıca yörede çok sayıda koyun yetiştirilir, özellikle merinos koyunu önde gelmektedir. İlçe topraklarında mangenez yatakları bulunmaktadır.
Haymana'ya bu ismin verilişi iki söylentiye dayanmaktadır. Divan-ı Lügat-ül Türk’e göre Haymana mera, otlak, yeşillik anlamına gelen bir sözcüktür. Diğer söylentiye göre Malazgirt Savaşı'ndan sonra (1071) Anadolu’ya yerleşen Türk boylarından Kaya Aşireti’nden bazılarının Ankara’nın batısındaki Karacadağ ve bugünkü Haymana dolaylarına yerleşmişlerdi. Ertuğrul Bey'in önderliğinde buraya gelen bir grup vardı. Ertuğrul Bey’in annesinin ismi Hayme Hatun idi. Söylentiye göre Hayme Hatun öldüğü zaman kaplıca yakınlarına gömülmüştü. Çok sevilen Hayme Hatun'un ismini ölümsüzleştirmek için kaplıca çevresine Hayme Ana adı verilmiş ve bu isim zamanla Haymana’ya dönüşmüştür.
Kent merkezine uzaklığı 73 km. olan Haymana kaplıcalarıyla dünyaca ünlüdür. Kaplıcaların tarihi Hititlere kadar uzanmaktadır. Hititlerden sonra Romalılar devrinde kaplıca tesisleri yeniden onarılmış, ayrıca kaplıcanın 1-1.5 km doğusunda halen harabeleri bulunan bir şehir kurularak, bu bölge bir su tedavi merkezi haline getirilmiştir.


Haymana'nın çeşitli yerlerinde yapılan kazılarda ortaya çıkan kalıntı ve buluntular yöre tarihinin çok eski yıllara kadar indiğini göstermektedir. Bu araştırmalar Paleolitik, Kalkolitik ve Tunç devirlerinde yörede bir yerleşim olduğunu göstermektedir. Özellikle Kral Yolu'nun buradan geçmesi de yörenin önemini arttırmıştır.
Gavur Kalesi kazılarında ortaya çıkan kültür tabakaları Hititlerin MÖ.2000'de buraya yerleştiğini ortaya koymuştur. MÖ.1600 yıllarında yapıldığı sanılan Gavur Kalesi Hititlerin bu yıllarda Haymana'da yerleştiğini gösteren kanıttır. XIX.yüzyılda ilk kez gezginlerin gördüğü ve bilim dünyasına tanıttığı tepe üzerinde dik kayaların güneye bakan yüzünde yer alan; birbiri ardına yürüyen iki tanrı, karşılarında oturan bir tanrıça kabartması ve bu kayalığın çevresindeki iri bloklardan oluşan duvarlar ile dikkati çekmiştir. Bu kaya kabartmaları Hititlere özgü eserler olup, Anadolu’nun birçok yerinde de benzerleri ile karşılaşılmaktadır. Bunlar MÖ.2000'de yöredeki Hititlerin varlığına işaret etmektedir. Hititlerden sonra Frigyalılar ve Galatlar yöreye yerleşmişlerdir. Ankara yöresi Galatların en büyük merkezlerinden biri olmuş ve kaplıcalarından ötürü de burada uzun süre hüküm sürmüşlerdir. MÖ.25'de Romalılar, İmparator Augustos döneminde buradaki kaplıcalardan yararlanmışlardır. Nitekim bugünkü kaplıcaların 1-1,5 km. doğusunda bulunan Yılanteseri denilen yerdeki kalıntılar bu döneme işaret etmektedir. Romalılar Haymana yöresini şifa merkezi olarak kabul etmiş, Bizanslılar döneminde de buradan aynı şekilde yararlanılmıştır. 395-1073 yılları arasında Ankara çevresinde yerleşen Bizanslılar Haymana'yı ordularının kışlık konaklama yeri olarak seçmişlerdir. Bu yüzden de Haymana'nın bir çok yerinde Bizans kalıntıları ile karşılaşılmaktadır. Bunların başında Culuk, Çalış, Cingirli, Durutlar, Emirler eski çalış, Kadıköy, Sarıgöl, Türk höyüğü, Yeniköy, Karahoca, Kara Süleymanlı, Kızılkoyunlu, İkizce, Boyalık, Çayırlı, Çerkezhöyük, Karaağızlı, Oyaca'da günümüze ulaşan kalıntılar gelmektedir.
Haymana, 1127 yılından sonra Selçukluların egemenliğine geçmiş ve Kutluhan Köyü yakınındaki Kutluhan camisi ve Yenice Köprüsü (1188) o dönemden günümüze gelen eserlerdir. Moğolların Anadolu istilasından sonra Haymana yöresi de onların eline geçmiştir. Yavuz Sultan selim zamanında Osmanlı topraklarına katılan (1521) Haymana, Ankara Anadolu eyaletinde kendi ismiyle tanınan bir sancak ve Kadılık merkezi olmuştur. Daha sonra bu sancak Ankara, Ayaş, Yabanabad, Çubuk, Şorba, bacı, Yörük, Murtazabad, Çukancak kazalarına ayrılmıştır. Bunlardan Yörük kazası, büyük ve küçük Haymanalar ile Uluyörük, Aydınbeyli, Karakeçili diye adlandırılan ve sancağın güneyini kaplayan yörük bölgesini kapsıyordu. XIX.yüzyılın ilk yarısında 264 köye sahip olan Haymana, bir kaza merkeziydi. Bugünkü Haymana başlangıçta Sivri köyündeydi. 1862’ büyük bir yangın sonucu hükümet konağı yanınca, Sivri Köyü'nden bugünkü Haymana’ ya 7 Km. uzaklıktaki Sarı Değirmen ( Elif ) Köyüne geçici olarak taşınmıştır. 1880 yılında ise kaza merkezi bugünkü yerinde kurulmuştur.


İstiklal Savaşı sırasında, Sakarya Meydan Savaşı Haymana'nınn stratejik yönden önemini ortaya koymaktadır. Bu yüzden Haymana Türk ve Yunan orduları için askeri yönden çok önemli idi. Yunanlılar Anadolu'nun içlerine ilerlediklerinde Haymana'ya gelerek Ankara'yı tehdit etmeleri halk üzerinde ve Mecliste büyük sıkıntılar yaratmıştı. Atatürk'ün Başkomutanlık karargâhı da Ankara Polatlı karayolu üzerindeki Alagöz'de kurulmuştu. Ancak, Türk kuvvetlerinin baskısından ötürü Yunanlılar buradan 12 Eylül 1921 günü çekilmek zorunda kalmışlardır.
İlçede arkeolojik yönden önemli eserler bulunmaktadır. Buradaki ilk arkeolojik araştırmayı Atatürk'ün isteği doğrultusunda H.H.Vonder Osten tarafından yapılmış ve Hititlerin ibadet yeri olarak bilinen Gavurkale'de önemli bir Frig yerleşmesi ortaya çıkarılmıştır (1930). Burada 1998 yılında Anadolu Medeniyetleri Müzesinin yapmış olduğu kazılarda ortaya çıkan eserler müzeye konmuş ve Gordiondakilerle çok yakınlığı olduğu görülmüştür. Türkhöyük Köyü sırıları içerisinde bulunan mezarlıkta mermer sütunlar ortaya çıkarılmış olup, bunlar Roma ve Bizans dönemine tarihlendirilmiştir.Oyaca'nın yakınındaki Külhöyük'te Anadolu Medeniyetleri Müzesi 1992 yılında kazı çalışmaları başlatılmış ve çalışmalar sürmektedir. Bu höyük de önemli bir Hitit yerleşim merkezidir. Kazılar sonunda Hititlerin mimari yapısı, sarnıçları ve surlarının yanı sıra ele geçen keramik, bronz gibi buluntular, Haymana yöresinin 5.000 yıl öncesinden itibaren iskân edildiğinin en açık göstergeleridir.


Haymana'nın çeşitli köylerinde ortaya çıkan mezar taşları ve stellere dayanılarak Bizans döneminde Heliopolis kentinin burada iddia edilmişse de bu iddia kesinlik kazanamamıştır. Örneğin; Yenice beldesi yakınlarında bulunan bir mezar taşı üzerinde de şu ibareye rastlanmıştır: “Burada Nikolos kilisesinin ve Heliopolis şehrinin başpapazı Aurelios Monios’un karısı Aureliya Muna yatıyor. Bu taşı kocası ve yedi çocuğu ile beraber onun hatırası için diktiler.”
Haymana Kaplıcaları ile de ünlü bir ilçedir. Anadolu’ da ki şifalı kaynakları ilk kullanan kavmin Hititler olduğu sanılmaktadır. Yıllar önce Haymana kaplıcasının olduğu yerde yapılan kazılardan çıkan havuz parçalarının Dereköy yakınındaki Hititi ibadet yeri olduğu kesinlik kazanan Gavur Kalesi taşlarıyla aynı kökenli olduğu uzmanlarca tespit edilmiştir. Tarihi Kral Yolu güzergahında bulunan Haymana kaplıcalarının, daha birçok kavim tarafından kullanıldığı sanılmaktadır. Bu bölge de Galatların bu bölgeye Galatia Salutaris yani sıcak su kaynağı adının vermesi rastlantı değildir. Hititler ve Galatlar’ dan sonra Romalılar da bu kaplıcayı geliştirmiştir. Romalılar’ ın, Hititlerin horasan harçtan yapılmış bir galeri içinde topladıkları suları daha sonra dağıtım yerine kadar olan galerileri bozulmuştur. Daha sonra toprak kanaldan düzenlenmiş olan kaplıca, Halaşlı Mehmet Ağa'nın ailesinden bir şahıs tarafından onarılmıştır. Kaplıca ilk büyük onarımını 1929 yılında Belediye Başkanı olan Bekir Fahri Daldaloğlu zamanında görmüştür.
KALECİK


İç Anadolu Bölgesi'nde Ankara İline bağlı ilçe olan Kalecik'in dıoğusunda Sulakyurt, güneyinde Kırıkkale ve Elmadağ, batısında Çubuk, kuzeyinde de Çankırı bulunmaktadır. Ankara'nın kuzeydoğusunda yer alan ilçe, batı ve güneydeki dağlık ve engebeli kesimler ile güney-kuzey doğrultusunda Kızılırmak vadisinden oluşmaktadır. İlçenin batısını Karbasan Dağı, güneyini de İdris Dağı engebelendirmektedir. Doğuda Kızılırmak'ın kıyısında ise ova düzlükleri yer alır.
İlçenin yüzölçümü 1.318 km2 olup, denizden yüksekliği 725 m., 2000 Yılı genel Nüfus Sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 29.692'dir.
İlçenin ekonomisini tarıma dayalıdır. Şekerpancarı, buğday, arpa, elma, armut yetiştirilir. Hayvancılık ikinci plandadır. İlçe topraklarında bentonit ve mermer yatakları bulunmaktadır.
İlçe ismini, şehrin ortasında, çevreye hakim tepe üzerindeki kaleden almıştır. Ancak bu kale küçük olduğundan ötürü sonuna "cik" eklenmiş ve Kalecik olmuştur. Bu isim kuruluşundan bugüne kadar hiç değişmeden gelmiştir. Anadolu tarihi coğrafyası üzerinde araştırmaları bulunan W.Ramsay Kalecik'in çevresinde Acıtorızıacum isimli bir kentten söz etmiştir. Ayrıca araştırmalarında W.Ramsay, Kalecik'i Eçelriga olarak tanımlamıştır.


Kalecik ve çevresinin tarihi oldukça eski yıllara kadar inmektedir. Kalecik ile Çankırı arasında İnandıktepe'de yapılan kazılarda Hitit dönemine ait bir mabet, tabletler ve kabartmalı bir vazo bulunmuştur. Bunlar Hitit kralı I.Hattuşili zamanına aittir. Bölgedeki Hitit egemenliği MÖ.1200'den imparatorluğun yıkılışı olan 1190 tarihine kadar sürmüştür. Hititleri Friglerin egemenliği izlemiş ve bu durum MÖ.650'de Friglerin Lidya egemenliğine girmesine kadar devam etmiştir. Mö.550 yıllarında Anadolu'ya hakim olan Persler, Lidyalıları yenmiş ve Kalecik yöresinde de egemenliğini sürdürmüştür. Büyük İskender'in Perslerin hakimiyetine son vermesiyle, İskenderin ölümünden sonra da Anadolu'nun büyük bir kısmında olduğu gibi Kalecik de Seleukosların payına düşmüştür. Sonraki yıllarda Anadolu'ya Trakya üzerinden gelen Galatlar Ankara ve çevresine egemen olmuşlar, Romalıların Anadolu'ya gelmesine kadar da sürmüştür. MS.395'de Roma İmparatorluğunun ikiye ayrılmasından sonra Ankara yöresi Doğu Roma İmparatorluğunun (Bizans) hakimiyeti altına girmiştir. Kalecik ve çevresinin Bizanslılardan Battal Gazi tarafından alındığı tarihi kaynaklarda belirtilmektedir. Anadolu Selçuklularından II.Gıyaseddin Keyhüsrev (1237-1246) Moğollara (1243) yenilmesinden sonra yöre Moğolların eline geçmiş ve 1328 yılına kadar İlhanlı yönetiminde kalmıştır.

XIV.yüzyıl başlarında Kalecik, Çankırı, Kastamonu ve Sinop çevresinde kurulan Candaroğulları yöreye hakim olmuşlar, Moğolların Yıldırım Beyazıd'ı yenmesinden sonra Kalecik ve çevresi onlar tarafından yağmalanmıştır. 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet'in Candaroğulları Beyliği'ne son vermesi üzerine Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kalecik ticari yönden gelişmiş bir şehir olup, "Küçük Mısır" ismi ile tanınmaktaydı. Bu dönemde özellikle döşemecilik, kumaş ve dericilik gibi sanatlarda çok üstün bir düzeyde olduğu bilinmektedir. Evliya Çelebi de kenti şöyle tanımlamıştır:
".... Oradan ileri gidip (Kalecik) Büyük Kalesine geldik. Burasını Bursa Tekfuru (Serdene) adlı Kral kızı için yaptırmıştır. Sonra Kastamonu hakimi (Topal Beyazıt) feth etmiş, ve Osmanlılara baş eğmeyip, nice köy ve kasabalara el uzatmağa başlamıştır. Nihayet Yıldırım Beyazıt Han bir gün birden bire bu kaleyi basıp feth eyledi. Hala Kangırı Sancağı hükmünde has ve su başlıdır. Yüzelli Akçalık Şerif kazadır. Kadısına senede dört kese has olunur. Kedhüda ve yeniçeri serdarı, müftüsü, nakibüleşrafı, ayan ve eşrafı, kale ağası, yirmi kadar kale neferi vardır."


Osmanlılar zamanında Ankara yöresinde olduğu gibi Kalecik'te de Ahi teşkilatı oldukça etkin idi.
Esnaf kuruluşun ahlaki değerlerine ve kurallarına titizlikle riayet ederdi. Örneğin Kale mahallesi halkı sabahleyin pazara inmedikçe kasaplar et ve sakatat satmazlardı. Halen Kalecikte Ahi Kemal mahallesi, Ahiler mahallesi, Halil Ağa mah Milli Mücadele Yıllarında Kalecik’in büyük ve önemli etkinliği ve rolü olmuştur.
İstiklal Savaşı sırasında Kalecik'in önemli bir konumu vardı. İstanbul ve Karadeniz'den getirilen silah ve malzemeler Kastamonu-Ilgaz-Çankırı yolu ile Kalecik'e ulaştırılır, buradan da Haymana cephesine gönderilirdi. Bunun yanı sıra Kalecik'teki fırınlarda üretilen ekmek ve peksimetler de Haymana cephesine sevk edilirdi. Savaş sırasında Kalecik'teki Hamdi Camisi başta olmak üzere diğer camiler ve hükümet konağı askeri hastahane haline getirilmiştir. Ayrıca Kalecikliler de hastanedeki yaralı askerlerin yemek ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmışlardır. Kuvay-i Milliyeciler de Kalecik'te ağırlanmışlardır.
İlçenin belli başlı eserleri arasında; Kızılırmak'tan su almak için yapılmış 4 km.lik Roma yer altı yolu, Romalılar tarafından yapılmış Kalecik kalesi, Çankırı yolu üzerindeki 2 Hitit Aslanı heykeli antik çağlardan günümüze ulaşanlardır. Ayrıca ilçede Tarihi eser olarak;
Saray (Şehsuvar) Camisi
Küçük Şami Köyü Cami ve Türbesi
Kazancı Baba Türbesi
Çarşı Hamamı
ve Hasbey, Tabakhane Camileri ile Kızılırmak üzerindeki Develioğlu Köprüsü bulunmaktadır.
KAZAN


İç Anadolu Bölgesi'nde, Ankara İline bağlı bir ilçe olan Kazan, kuzey ve batısı Mire Dağları ile çevrili, doğusunda Keçiören ve Çubuk, batısında Ayaş, kuzeyinde Kızılcahamam, güney doğusunda Yenimahalle ve güney batısında Sincan ilçeleriile çevrilidir. Akıncı Ovası’nın kuzeyindedir. Ovayı kuzeyden güneye doğru ayıran Ova Çayı ilçe içinden akmaktadır.
ilçenin denizden yüksekliği 890 metre olup, yüzölçümü 470 km2, 2000 Yılı genel Nüfus Sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 29.692'dir. Ankara'ya 47 km. uzaklıktadır.
İki önemli ulaşım yolu üzerinde bulunan Kazan’da sanayileşmenin özellikle son yıllarda ciddi bir ivme kazandığı görülmektedir. Boru, saç, ağaç kaplama, ziraii alet ve makinaları, un, yem, demir ve buna bağlı ürünler, mermer, tuğla, kiremit, araba farı gibi oldukça değişik alanları ihtiva eden irili ufaklı 50 civarında fabrika faaliyet göstermektedir. Türkiye’nin savunması açısından oldukça önemli bir proje olan F-16 savaş uçakları üretimi TAİ-TUSAŞ Mürted tesislerinde gerçekleştirmektedir.
İlçe ekonomisini ağırlıklı olarak tarım, hayvancılık ve sanayi oluşturmaktadır. Şekerpancarı, kum fasulye, kavun, buğday ve henüz yeni, yeni gelişmekte olan seracılık çiftçilerimizin gelir kaynaklarının başlıcalarındandır. Yetiştirilen bu tarım ününlerinin yanı sıra büyükbaş ve kümes hayvancılığı, arıcılık ve yumurta tavukçuluğu da yapılmaktadır. Son derece modern, hijyenik şartlarda ve veteriner hekim kontrolünde kesim yapılmakta olan belediye et kombinası yalnızca Kazan’ın değil civar ilçelerin de et ihtiyacını karşılayabilmektedir.


İlçenin ismini, 1402 yılında yapılan Ankara Savaşı’nda Timur’un ordusunda bulunan Kazan Türklerinden aldığı sanılmaktadır. Bir başka iddiaya göre de Timur, Osmanlı topraklarını ele geçirerek Ankara yakınlarına kadar dayanmıştı. Savaş, yörede cereyan ettiğinden ilçenin bulunduğu bölgede Osmanlı askerlerinin yemekleri büyük kazanlarda pişirilmiş ve bu yüzden de buraya Kazan ismi yakıştırılmıştır.
İlçenin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, bölgede yapılan kazılarda ortaya çıkan eserler Kazan’ın tarihinin oldukça eskiye dayandığına işaret etmektedir. Mürted (Akıncı) Ovası tarih öncesi devirlerden beri yerleşmelere sahne olmuştur. Ovada yer alan Bitik Höyüğü’nde yapılmış olan kazılarda Tunç Çağı’na kadar inen yerleşme katlarına rastlanmıştır. 1942 yılında yapılan Bitik Höyüğü kazısında 9 tane yerleşim katı ortaya çıkartılmıştır. Bunlardan en alttaki Tunç Çağı’na aittir. Bunun üzerinde Hitit, Frig ve Klasik Döneme ait yerleşim katları tespit edilmiştir. Yine yörede bulunan Sancar Höyüğü’nde Tunç Çağı’ndan Klasik Döneme kadar yerleşmeler olduğuna işaret eden çanak çömleklere rastlanmıştır. 1933 yılında yapılan Karalar kazısında bir Klasik Dönem (Manegerdos) yerleşmesi ortaya çıkartılmıştır. Bitik Höyüğü ve Karalar dışında, araştırma alanında bir çok höyüğün bulunması, yörenin çok eski dönemlerden itibaren yerleşmeye sahne olduğunu kanıtlamaktadır.


1402 yılında Yıldırım Beyazıt ile Moğol hükümdarı Timur arasındaki Ankara savaşı, Çubuk Ovası’nda yapılmıştır. Savaşın yapıldığı dönemde Osmanlı Devleti’nin toprakları, Kayseri-Kemaliye-Erzincan hattına dayanmaktaydı. İlçe ilk Türk egemenliğine Selçuklular zamanında girmiştir. Beyliklerin kısa süreli yöreye egemen olmalarından sonra da Osmanlı topraklarına dahil olmuştur.
Milli Mücadele sırasında da Kazan'ın önemi bir rolü olmuş, askerlere erzak bu bölgeden sağlanmıştır. Kazan'daki bu çalışmalarda büyük yararlıklar görülen Satı Kadın, doğduğu Kazan Köyünde muhtarlık yapmış, 5 Aralık 1934'te kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkının tanınmasından sonra 5.Dönem Ankara milletvekili olarak TBMM^'de görev yapmıştır. 1956 yılında ölen Satı Kadın'ın mezarı Kazan'da kendi adını taşıyan satıkadın Mahallesinde bulunmaktadır.
1961 yılında bucak merkezi Yazıbeyli (Halkavun) Köyü’nden ilçeye taşınmış, 1987 yılında da ilçe konumuna getirilmiştir.
KEÇİÖREN


İç Anadolu Bölgesi'nde, Ankara İli'ne bağlı ilçe olan Keçiören, doğu ve güneydoğusunda Altındağ, güneybatı, batı ve kuzeybatıda Yenimahalle, kuzeyde de Çubuk ilçeleri ile çevrilidir.Çok engebeli bir arazi üzerine kurulmuş olan Keçiören ilçesinin kuzeyinde,.Ufuktepe ve Karyağdı Dağları,.Kuzey batısında Etlik Tepesi, batısında Yükseltepe, Doğusunda Aktepe,Hüseyin Gazi Dağı ve 1.985 metre yükseklikteki İdris Dağı yer alır.
İlçenin tek akarsuyu Çubuk Çayı’dır. Çubuk Çayı Aydos Dağlarının güney yamaçlarından doğar,.Çubuk Ovasından geçtikten sonra Keçiören topraklarına girer,İncesu ve Hatip Çaylarıyla birleşerek Ankara Çayını oluşturur.
Deniz seviyesinden yüksekliği 850 metre olan ilçenin yüzölçümü 199 Km2, nüfusu ise 2000 yılı nüfus sayımına göre toplam 672.817'dir.


Keçiören ismine ilk olarak Ankara Mufassal Tahrir defteri'nde rastlanmaktadır. 1463 tarihli kayıtlarda Karye-i Kiçiviran Tabi-i Kasaba olarak geçmektedir. Kiçi sözcüğü Türkçe'de küçük anl***** gelmekte olup Kiçiviran da küçük viran yer anlamındadır. Kiçiviran sözcüğü zamanla Keçiören'e dönüşmüştür. Keçiören'in ilk resmi kaydı Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılmıştır.
Keçiören'in tarihinin 1200-1300 yıllarına dayandığı bilinmekle birlikte, bölgede arkeolojik araştırma yapılmadığından kesin bilgi bulunmamaktadır. Ankara, 356 yılında Orhan Gazi zamanında Osmanlıların eline geçtikten sonra,1402’de Timur’un orduları ile Yıldırım Beyazıt komutasındaki ordular, Çubuk Ovasında karşılaştıklarında,Yıldırım Beyazıt’ın orduları,Keçiören Kalaba’yı karargah olarak kullanmışlardır.
Kurtuluş Savaşı sırasında da Atatürk'ün savaşa hazırlanırken buradaki Eski Tarım Okulunu karargah olarak kullanmıştır.


Ankara'nın başkent yapıldığı sırada bağlarla kaplı olan Keçiören'de yalnızca sayfiye olarak kullanılan bağ evleri bulunmaktaydı. Uzun yıllar kırsal nitelikli küçük bir yerleşme olarak kaldıktan sonra, 1950'lerdeki yoğun göç nedeniyle gelişmeye başladı. Kalaba (Gelebe), Etlik ve Ovacık Köylerinin arazilerinin gelişmesinden sonra 1936 yılında Bucak olmuş, 1966 yılında Altındağ İlçesine bağlanmış, 1984 yılında da ilçe statüsüne getirilmiştir.
Türkiye’ nin ve Dünya’ nın en büyük Meteoroloji istasyonlarından biri ve Ankara Üniversitesinin bazı bölümleri, Atatürk Sanatoryumu ile Gülhane Askeri Tıp Akademisi bulunmaktadır. Ayrıca Mustafa Kemal’ in Kurtuluş Savaşına hazırlandığı ve karargah olarak kullandığı Ankara Eski Tarım Okulu bugün müze olarak Keçiören sınırları içerisindedir.
MAMAK


İç Anadolu Bölgesi'nde, Ankara İline bağlı Mamak İlçesi, doğu ve güneydoğuda Elmadağ, güneybatı ve batıda Çankaya, kuzeyde Altındağ ilçeleri ile çevrilidir. Orta yükseklikteki dalgalı düzlüklerden oluşan ilçe topraklarındaki en önemli yükselti,Ankara metropoliten alanın da en yüksek noktası olan Hüseyin Gazi Dağı’dır.
İncesu Deresi ile Hatip,Karanlık ve Bayındır çayları ilçenin akarsulardır. Bayındır barajı ile bu barajın gölünün bir bölümü Mamak sınırlarında kalır.İlçedeki Bayındır Barajı, Bayındır deresi üzerine inşa edilmiş olup, 1965 yılından bu yana su tutulmaya başlanılmıştır. İlçe hudutları içerisinde hatip çayı bulunmaktadır.
Yüz ölçümü 161Km2 dir. Denizden yüksekliği 899 m., 2000 yılı genel nüfus sayımına göre 430.606 nüfusa sahiptir.
Mamak’ ta ELSA A.Ş.( Elektrik sayaçları Sanayi Ticaret Anonim Şirketi) Makina Kimya Genel Müdürlüğü, KÖSEM ( Küçük Orta Ölçekli Sanyi Eğitim Merkezi) ve Kayaş Kapsül Fabrikası ile Taş Ocakları bulunmaktadır.
İlçenin tarihi ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Mamak’ın merkez ilçe olması nedeniyle isminde de bir değişiklik olduğuna ilişkin bir bilgiye rastlanmamıştır. Sözlük anl***** bakıldığında Mamak Ankara’nın bir ilçesi,Ankara’nın bir semti,Ankara’nın askeri bir bölgesi olarak tanımlanmaktadır. Mamak ilçesi 1983 yılına kadar Ankara’nın Çankaya ilçesinin bir semti olmuş, 1983'te de ankara'nın ilçesi konumuna getirilmiştir.
İlçede kültür hizmetlerini yerine getirmek için şimdiki Belediye Başkanlık Binasının yer aldığı Konservatuar Binası bulunmaktadır. Ayrıca 75. Yıl Cumhuriyet Anfi Tiyatrosu, kültürel faaliyet varlıklarından sayılabilir.Tabiat varlıkları olarak Hatip Çayı, Bayındır Barajı ve önemli 4 mesire yerlerindendir.
Ankara’ nın bir bölümünün su ihtiyacını karşılayan Bayındır Barajı ve Baraj Gölü çevresinde oluştulan ağaçlık alan gazino ve çay bahçeleri ilçenin gezilip görülecek yerleridir.
NALLIHAN


Karadeniz Bölgesi'nde, Ankara iline bağlı Nallıhan ilçesi, doğuda Beypazarı, kuzeybatıda Göynük, kuzeyde Mudurnu-Seben, batıda Sarıcakaya, güneyde Eskişehir ve Mihallıçcık’la çevrilidir. Ankara'ya 160 km uzaklıktaki ilçenin dört bir tarafı dağ ve tepelerle çevrili olup, İlçe, kendi adıyla anılan Çayın kenarında kurulmuştur.ilçenin batısında Andız, kuzeyinde Sarıçalı, doğusunda Karageriş ve güneyinde Sündiken dağları yer almaktadır.
İlçe topraklarının sularını toplayan Aladağ Çayı, Sarıyar baraj Gölüne, Nal Deresi (Nallısu Deresi) de Gökçekaya Baraj Gölüne dökülür.
Yüzölçümü 1978 km2, deniz seviyesinden yüksekliği 625 m. olan ilçenin 2000 Yılı genel Nüfus Sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 40.677'dir. Ankara'ya 139 km. uzaklıktadır.
İlçenin ekonomisi tarım ve ormancılığa dayanmaktadır.Yetiştirilen başlıca bitkisel ürünler; şeker pancarı, buğday, arpa, üzüm, elma ve armuttur. Az miktarda da baklagiller yetiştirilir. İlçede hayvancılık da önemli bir geçim kaynağıdır. Nallıhan'da Ankara keçisi ve koyun yetiştirilir, sığır besiciliği yapılır. Daha çok karaçamlardan oluşan ilçe ormanlarından tomruk elde edilir.
Nallıhan Hititlerin, Friglerin, Perslerin, İskender, Roma ve Bizans İmparatorluklarının egemenlikleri altında kalmıştır. Arapların İstanbul seferleri sırasında iki kez Arapların istilasına uğramıştır. Ayrıca tarihi İpek Yolu Nallıhan, tarım ve ticarete elverişli olması nedeniyle Kleon adı ile anılan yörenin önemi Romalılar zamanında daha da artmış ve adı Voliopolis’e çevrilmiştir. O dönemde Orta Anadolu’dan Britanya’ya çıkarılacak malların bir deposu haline gelen Nallıhan’da geçmişte parlak bir şehir hayatının yaşandığı anlaşılmaktadır. 476 yılında Roma İmparatorluğunun ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma sınırları içerisinde kalmıştır.
Malazgirt Zaferinden (1071) sonra Türkler tarafından fethedilmiş, Haçlı seferleri sırasında yeniden Bizanslıların eline geçmiştir. Daha sonra yeniden Türk hakimiyetine giren bu topraklar önce Danişmentlilerin daha sonrada Anadolu Selçukluları’nın egemenliğine girmiş, Anadolu Selçukluları’nın1308 ‘de yıkılmasından sonra Candaroğulları Beyliği sınırları içerisinde kalmıştır. Nallıhan ve çevresi, Orhan Bey zamanında fethedilerek Osmanlı hakimiyetine geçmiştir. Osmanlı Vezirlerinden Nasuhpaşa, Güney İllerine ve Halep’e giderken ve İstanbul’a dönerken Konya, Ankara, Göynük ve Geyve yol güzergahını takip etmiş, bu yol üzerinde Çayırhan, Nallıhan ve Uluhan’da birer han yaptırmıştır. İlçenin bugünkü adını, 1599 yılında Nasuhpaşa’nın yaptırdığı bu handan aldığı, Han’ın duvarında asılı kitabeden de açıkça anlaşılmaktadır.
Nallıhan XIX.yüzyıl sonlarında Ankara'nın merkez sancağına bağlı bir kaza idi. Belediyesi 1865'te kurulmuştur.
Günümüze harap durumda gelebilen, 3000 m2 lik bir alanı kaplayan Nasuhpaşa Hanı'ndan başka Nasuh Paşa Camisi ve hamamı da 1599 yılında yapılımıştır. Ayrıca Uluhan Köyündeki XVII.yüzyılda yapılmış olan Uluhan Köyü Camisi diğer önemli bir eseridir. Bunlardan başka Hisar Kalesi, Emremsultan Köyündeki Yunus Emre’nin Hocası Tapduk Emre Türbesi ve Tekke köyündeki Taptuk Emre‘nin kızı Bacım Sultan Türbesi İlçedeki başlıca tarihi eserlerdir. İlçeye bağlı Subaşı, Tepe, Alan ve Yukarı Bağdere köyleri ve yöresinde yapılan arkeolojik kazılarda heykel, mermer sütun ve mezar taşı gibi bir takım tarihi eserler ortaya çıkarılmıştır. Yukarı Bağdere Köyü Yalacık mevkiindeki Tümülüste, Bizans dönemine ait 6 adet mezar ve Helenistik döneme ait bir mezar ortaya çıkarılmıştır. Subaşı Köyünde Osmanlılar zamanından kalma hamam kalıntılarına, Çayırhan Beldesi ve Uluhan Köyünde de Kervansaray kalıntılarına rastlanmaktadır.
POLATLI


İç Anadolu Bölgesi'nde, Ankara iline bağlı olan Polatlı ilçesi, güneyde Konya, batıda Eskişehir illeri, kuzeybatıda beypazarı, kuzeyde ayaş, kuzeydoğuda Sican, Yenimahalle ve Gölbaşı, doğuda da haymana ilçeleri ile çevrilidir. İlçe toprakları orta yükseklikteki dalgalı düzlüklerin üzerindedir. İlçe coğrafi olarak bir plato niteliği arz etmektedir. İlçenin en yüksek noktası 1437 metredir. Polatlı’nın batısından Sakarya Nehri geçmekte, doğudan gelen Ankara Çayı ve batıdan gelen Porsuk Çayı Polatlı’da Sakarya Nehri ile birleşmektedir.
Ankara'ya 78 km. uzaklıktaki ilçenin yüzölçümü 3.789 km2 ve ilçe merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği 850 metredir. 2000 yılı genel sayımı sonuçlarına göre toplam nüfusu 116.400 dür.
İlçenin ekonomisi tarım ve ticarete dayanmaktadır. Bölgede buğday, arpa, yulaf, şeker pancarı, mercimek, ayçiçeği, nohut ve üzüm yetiştirilmektedir. Ayrıca hayvancılık da önemli bir geçim kaynağı olup, merinos koyunu ile Ankara keçisi yetiştirilmektedir.


Polatlı sözcüğünün kökeni XIII.yüzyılın ilk yarısında buraya yerleşen Menteşeoğulları Beyliği aşiretlerinden geldiği sanılmaktadır. Polat sözcüğü Farsçada Pulat olup, Çevik veya Kuvvetli anlamına gelmektedir.
Polatlı yöresinin bilinen tarihi, yapılan kazılarda ortaya çıkan buluntu ve kalıntılar M.Ö.3000 yıllarına (Erken Bronz Çağına) kadar indiğini göstermektedir.Ancak eski yerleşim yeri bugünkü Polatlı merkezi olmayıp, Gordion ve çevresindedir. Hititlerden sonra Frigyalılar buraya hakim olarak Yassıhöyük Köyündeki Gordion'u başkent yapmışlardır. Buradaki 350x500 metre ölçüsündeki Kent Höyük'te yapılan kazılarda anıtsal bir kapı, saray, megaron tipi evler ve sur duvarları ortaya çıkmıştır. Bu dönem MÖ.725-667 yıllarına tarihlendirilmekte olup, Friglerin en parlak dönemine aittir. Kral yolu da bu kentten geçmektedir. Gordion kent merkezinde ortaya çıkan kalıntıların büyük bir çoğunluğu Gordion Müzesinde ve Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde bulunmaktadır.


MÖ.VII.yüzyılın başlarında Gordion Kimmerler tarafından tahrip edilmiş, daha sonra Lidyalılar ve Büyük İskender'in Anadolu istilası sırasında da Makedonyalıların kontroluna geçmiştir. Polatlı yöresinde Roma, Danişmentlilerin, ve Bizanslıların egemenliğinden sonra Selçuklular buraya hakim olmuşlardır. Bölge 1516'da Osmanlı topraklarına katılmıştır. XIX.yüzyıl sonlarında Ankara İlinin merkez sancağı içerisinde bulunan Polatlı, İstiklal Savaşı sırasında önemli bir konumdadır. Yunanlıların Anadolu'ya doğru ilerlemesi Polatlı yöresinde durdurulmuştur. Polatlı’nın Kurtuluş Savaşımızda önemli bir yeri vardır. Sakarya Savaşları ilçenin Beyliköprü, Çekirdeksiz, İğciler, İnler, Toydemir köyleri civarında cereyan etmiş olup, Atatürk Sakarya Savaşını ilçenin Alagöz köyünde kurulan karargahtan yönetmiştir. Alagöz Köyünde Karargah Müzesi bulunmaktadır. Kurtuluş Savaşı sonrasında da bu önemi dikkate alınarak 1926'da ilçe yapılmıştır.

Polatlı'da günümüze gelebilen eserlerin başında; Gordion'da yaşamış frig krallarının ve varlıklı kişilerin mezarları dağınık biçimde tümülüsler olarak günümüze ulaşmıştır. Bunlar yığma toprak tepeciklerle örtülmüş oda şeklindeki mezarlardır. Bu tümülüslerin sayısı 80'in üzerinde olup, 30 tanesinde araştırma yapılmış ve burada 1963 yılında bir müze (Gordion Müzesi) açılmıştır.
İstiklal savaşı sırasında Garp Cephesi komutanlığının karargahı olarak kullanılan Alagöz Köyü'ndeki müze-yapı (Atatürk Karargâhı Müzesi) Polatlı’nın güneyinde ilçeye 15 km uzaklıkta bulunan Karahamzalı Köyü'nde Bizanslılar devrinden kaldığı söylenen, halk arasında “Uyuz Hamamı” olarak isimlendirilen hamam kalıntıları gelmektedir. Ayrıca Merkezde “ Sakarya Şehitleri Anıtı”, Alagöz Köyü'nde “ Karargah Müzesi” ve Duatepe’ de “Duatepe Anıtı” yapılmıştır.
SİNCAN


İç Anadolu Bölgesi'nde Ankara iline bağlı olan Sincan'ın kuzeydoğusunda Kazan, doğusunda Yenimahalle ile Etimesgut, güneyinde yine Yenimahalle, güneybatısında Polatlı, batı, kuzeybatı ve kuzeyinde de Ayaş ilçeleri bulunmaktadır. İlçe dağlık alanlarla kuşatılmış olup, daha çok orta kesimlerde tektonik çöküntü olan düz alanları vardır. Mürted Ovası diye anılan bu alan doğu ve batıda iki fay çizgisi ile sınırlanır. Kuzeydoğu kesimini Karyağdı dağının batı uzantıları, doğusun Ayaş Dağının uzantıları engebelendirir.
İlçe topraklarını Sakarya'nın kollarından Ankara çayı sular. Yüzölçümü 364 km2, 2000 yılında yapılan genel nüfus sayımına göre toplam nüfusu 289.783'tür.
İlçe ekonomisini çok az olarak bitkisel üretim ile hayvancılık karşılarsa da burada yaşayanlar çalışmak amacıyla hergün Ankara'ya giderler. Ayrıca ilçede sanayi tesisleri ve kombinalar bulunmaktadır. İlçedeki kil yatakları da işletilmektedir.
Sincan, İpek Yoluna yakın oluşundan ötürü tarihi çağlarda önem kazanmış, Asya'da da aynı ismi taşıyan bazı yerleşim alanları bulunmaktadır. Etimolojik olarak bakıldığında da Sincan Şen, Canlı İnsanların Yurdu anlamına gelmektedir.


Sincan’ın kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber XVII.yüzyıl arşiv kayıtlarında Sincan Köyünün adına rastlanmaktadır. Sincan, Cumhuriyetin ilk yıllarında 28 hane ve bir mescitten ibaret bir köy iken Romanya ve Bulgaristan'dan gelen göçmenlerle, 1950 yılında nüfusu 1258'e ulaşmıştır. Atatürk’ün emriyle Sincan’a 100 hanelik Romanya Köseabdi'den göçmenler getirilmiştir. Bunlar Sincan'a gelirken lale soğanları ile birlikte gelmişlerdir. Bu nedenle de Sincan denildiğinde öncelikle akla lale ve lale bahçeleri gelmektedir.
Sincan, İstanbul-Ankara tren yolu ile Ankara-Beypazarı-Ayaş Devlet karayolu üzerinde olması nedeniyle kısa zamanda hızlı bir şekilde gelişmiş, 1956 yılında Yenimahalle İlçesine bağlı Bucak Merkezi haline dönüştürülmüş ve 1983 yılında da ilçe konumuna getirilmiştir.
ŞEREFLİKOÇHİSAR


İç Anadolu Bölgesi'nde Ankara İline bağlı ilçe olan Şereflikoçhisar'ın kuzeyinde Bala ve Kırşehir, doğusunda Evren ve Aksaray, güneydoğu ve güneyinde yine Aksaray, batı ve kuzeyinde de Konya ili bulunmaktadır. Şereflikoçhisar ilçesi Ankara’ya 150 km.uzaklıkta olup, güney yönünde Ankara’nın en son İlçesidir. Şereflikoçhisar'ın bulunduğu arazi orta yükseklikte düzlüklerden oluşmaktadır. Ekecek Dağının kuzey batı uzantılarının engebelendirdiği iç kesimde Karasamur (Karasınır) Dağı bulunmaktadır.
İlçe topraklarından kaynaklanan suların bir bölümü Kızılırmak aracılığı ile Karadeniz'e ulaşırken bir bölümü de Peçeneközü Deresini oluşturarak Tuz Gölüne doğru akar. Tuz Gölünün güneydoğusunda bulunan Hirfanlı Barajı da ilçe sınırları içerisindedir.
Yüzölçümü, 1.591 km2, denizden yüksekliği 975 metredir.2000 Yılı Genel Nüfus sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu 59.128'dir.
İlçenin ekonomisi tarıma dayanmaktadır. Buğday, arpa, baklagiller, üzüm, elma, ayçiçeği ve armut yetiştirilir. Hayvancılık da önemli bir gelir kaynağıdır. Merinos ve Ankara keçisi yetiştirilmektedir. Yöre toprak altı kaynakları yönünden oldukça zengin sayılır. Burada jips, linyit ve tuğla-kiremit hammeddesini içeren cevher yatakları vardır. Tuz Gölünün batı ve doğu kıyılarında ise tuz üretimi yapılmaktadır.


Osmanlı kaynaklarında adı, Koşhisar olarak geçmektedir. Bu sözcüğün Çift Kale anl***** geldiği sanılmaktadır. Bu sözcük zamanla Koçhisar'a dönüşmüştür. Tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı'ya göre burada yaşayan Şerefli aşiretinden ve buradaki kale ile bağlantısından ötürü de isminin başına Şerefli sözcüğü eklenmiştir. Ancak, burada yaşayanlar Balkan, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşlarında çok şehit vermesinden ötürü de şerefli sözcüğü yasa ile buraya verilmiştir.
Kültür Bakanlığı'nın buradaki höyüklerde yaptığı araştırmalarda MÖ.3000 yıllarına kadar inen kalıntı ve buluntularla karşılaşılmıştır. İlk yerleşimin başlamasından sonra Hititliler, Asurlar, Romalılar, Persler, Emeviler, Selçuklular, Karamanoğulları bölgeye hakim olmuşlardır. 1466 yılında Osmanlı topraklarına dahil olmuştur.
XIX.yüzyıl ortalarında bir süre Aksaray ve Niğde'ye bağlı kalmış, Kulu ve İnevi ile birlikte ortak yönetimle yönetilmiştir. Daha sonra Konya'nın kazası olmuştur.1933 yılında da Ankaraya bağlı ilçe durumuna getirilmiştir.
Şereflikoçhisar'da XIII.yüzyılda yapılmış, 1863'te onarılan Alaaddin Camisi bulunmaktadır. Ayrıca Sultan Alaaddin'in eşi Hurşid Hatun'a ait türbe günümüze ulaşamamıştır.